Varoluşçuluk, insanın kalabalığa uymadan kendi seçimleriyle özgün bir yaşam kurmasını sahicilik olarak niteler.
Pragmatizme göre düşünce, gerçekliği pasifçe yansıtmaktan çok sorunları çözmeye ve eyleme rehberlik etmeye yarayan işlevsel bir araçtır.
Kuhn'a göre var olan paradigmanın açıklayamadığı sorunlar zamanla birikince bir bunalım ortaya çıkar.
Araçsal akla indirgenmiş bir düşünce, amaçların ve değerlerin doğru olup olmadığını sorgulamayı bırakır ve yalnızca verimliliği hesaplar.
Russell'ın temsil ettiği yaklaşım, felsefi sorunları çözmek için mantığı ve dilin dikkatli çözümlenmesini temel araç olarak kullanır.
Popper'a göre sınamalardan geçen bir kuram kesin doğrulanmış sayılmaz; yalnızca şimdilik güçlü ve dayanıklı kabul edilir.
Yaparak yaşayarak öğrenmeyi ve öğrencinin etkin deneyimini esas alan eğitim anlayışı John Dewey'ye aittir.
Husserl önyargıları ve hazır kabulleri askıya alarak olguya yönelmeyi önerir. Böylece olgu, alışılmış yorumlardan arınmış saf görünümüyle kavranabilir.
Fenomenoloji, olgu hakkındaki peşin yargıları ve doğruluk kararlarını askıya alarak olguyu yalnızca bilinçte göründüğü biçimde betimler.
Kuhn, bilimin belirli dönemlerde bilim topluluklarının benimsediği paradigmalarla ilerlediğini göstererek bilimi tarihsel ve toplumsal bir etkinlik olarak ele almıştır.
Pragmatizm, yüzyıl sonu ile yüzyıl başında özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nde gelişmiş bir düşünce akımıdır.
Analitik felsefe ile fenomenoloji, yöntemleri farklı olsa da yirminci yüzyılda gelişip felsefeye yeni yönler kazandırmış çağdaş akımlardır.
Wittgenstein'a göre insanın dünyayı kavrayışı diliyle sınırlıdır; dilin ifade edebildiği kadarı düşünce ve dünyanın da sınırını çizer.
Camus, absürdü fark eden insanın umutsuzluğa kapılmak yerine yaşamı bilinçle sahiplenip ona başkaldırmasını önerir.
Dil oyunları kavramı, dilin tek bir sabit işlevi olmadığını, insanların ortak yaşam biçimleri içinde farklı amaçlarla kullanıldığını anlatır.
Husserl, hazır kuram ve önyargılardan sıyrılıp olgulara bizzat, göründükleri haliyle yönelmeyi ister.
Dewey düşünmeyi, karşılaşılan bir sorunu ya da güçlüğü aşma çabasına bağlar. Ona göre gerçek düşünme, bir engelle karşılaşıldığında çözüm arayışıyla ortaya çıkar.
Felsefi karışıklıkların dilin belirsiz kullanımından doğduğu görüşü analitik felsefenin temel savıdır.
Erken dönem Wittgenstein, dilin sınırlarını aşan, açıkça söylenemeyecek konularda susmayı önerir.
Doğruluğu inancın yaşamda işe yaramasına bağlamak pragmatizmin temel görüşüdür. Pragmatizme göre yararlı sonuç veren inanç doğru sayılır.
Varoluşçuluğa göre önceden verili bir anlam yoktur; birey, seçimleri ve eylemleriyle kendi değerlerini ve yaşamının anlamını kendisi kurar.
Pragmatizm bilgiyi, yaşamdaki sorunları çözmeye ve eyleme yol göstermeye yarayan bir araç olarak görür.
Özgürce seçim yapan insan, bu seçimlerin sonuçlarından da sorumludur. Varoluşçuluk, özgürlüğün doğrudan sorumluluğu getirdiğini vurgular.
Kuhn'a göre paradigma, bilim topluluğuna hangi sorunların önemli olduğunu ve nasıl çözüleceğini gösteren ortak bir çerçeve sunar.
Theodor Adorno, Frankfurt Okulu ve eleştirel kuramın önde gelen temsilcilerindendir. Kültür endüstrisi eleştirisi bu geleneğin bilinen çözümlemelerindendir.
Jean Paul Sartre, varoluşçuluğun en tanınmış temsilcilerindendir ve varoluşun özden önce geldiğini savunmuştur.
Edmund Husserl, bilincin yönelimsel yapısını inceleyen fenomenolojiyi kurdu. Amacı, şeylerin bilinçte göründüğü haliyle özünü kavramaktır.
Martin Heidegger, felsefenin unuttuğu varlık sorusunu yeniden sordu. İnsanın varoluşunu dünya-içinde-olma kavramıyla çözümledi.
Jean-Paul Sartre, varoluşun özden önce geldiğini savundu. İnsan önce vardır, sonra kendini seçimleriyle var eder ve özgürlüğe mahkumdur.
Albert Camus, insanın anlam arayışı ile evrenin sessizliği arasındaki çatışmayı absürt olarak adlandırdı. Sisifos miti buna örnektir.
Ludwig Wittgenstein, felsefi sorunların çoğunun dilin yanlış kullanımından doğduğunu savundu. Dilin sınırları dünyanın sınırlarıdır.
Bertrand Russell, matematiğin mantığa indirgenebileceğini savundu. Analitik felsefenin ve çözümleyici mantığın öncülerindendir.
Karl Popper, bir önermenin bilimsel olması için yanlışlanabilir olması gerektiğini savundu. Doğrulama değil, yanlışlanabilirlik ölçüttür.
Thomas Kuhn, bilimin birikimli değil, paradigma değişimleriyle sıçramalı ilerlediğini savundu. Bu köklü değişime bilimsel devrim denir.
Michel Foucault, bilgi ile iktidarın iç içe olduğunu ileri sürdü. Bilgi biçimleri belirli iktidar ilişkileri içinde üretilir.
20. yüzyıl felsefesi, dil ve mantığı öne çıkaran analitik gelenek ile varoluş ve tarihi vurgulayan kıta felsefesi olarak ayrışmıştır.